Friday, September 5, 2008

Göçün sosyal, kültürel ve psikolojik boyutları

Köyde paylaşım, dayanışma, komşuluk, akrabalık, samimiyet ve namus gibi değerlerle yetişen bu insanlar; kentte her şeyin metalaşması ve yabancılaşmanın yoğun yaşanması nedeniyle kültürel ve sosyal uyumsuzluk yaşamaktadırlar

goc_yasli

Göç, olağan dışı koşullarda yaşayan çocuklarda görülen stres, bellek bozukluğu, alkol-uyuşturucu bağımlılığı, öfke, düşmanlık, huzursuzluk, içe kapanma, panik, ölüm korkusu, duygusal tepkisizlik, dalgınlık gibi sonuçlar doğurmuştur
Göç kavramı, her ne kadar demografik bir değişim hareketi olsa da beraberinde sosyal, siyasal, kültürel psikolojik boyutları olan bir değişim olgusu olarak ele alınmalıdır. Bu olgu göç ettirilen veya göç eden tarafı etkilediği gibi göç edilen yerlerde yaşayanları da etkilemektedir.
Türkiye'de 78 yıllık Cumhuriyet tarihine bakıldığında Kürt göçünü 3 ayrı dönemde ele alabiliriz. İlki, l. Dünya Savaşı sonrasında çıkarılan İskan Kanunu çerçevesinde Kürt önderlerin, aydınların, isyana katılan insanların devlet eliyle Ege, Trakya, İç Anadolu bölgelerine asimile olmaları için yerleştirilmeleridir. Göç ettirilen bölgelere bakıldığında orada yaşayan insanların siyasal eğilim olarak milliyetçi, ırkçı bir yapıya sahip olmaları nedeniyle göç ettirilenler ile yerinde kalanlar arasındaki sosyal bağlar kopartılmaya çalışılmıştır.goc_tablosu


İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra ekonomik nedenlerle yaşanan bir göç hareketi görüyoruz.
Yukarıda tablodan da anlaşılacağı üzere birçok yerde İstanbul'a olan göç düşerken, Doğu ve Güneydoğu'da göç veren nüfus artmıştır. Özellikle 1980'li yılların orta larından itibaren bu daha çok artmıştır. Üçüncü göç dalgası ise 1980'lı yılların ortalarından itibaren önceki göçlerden farklı olarak devlet inisiyatifini aşmış olarak gelişti. Bu göç devletin stratejisini de boşa çıkartan bir şekilde gelişmiştir. Devletin planladığı asimilasyon, tarım toplumundan kapitalist toplum içerisine çekme ve ucuz maliyetli emek düzeyine çekmek tam olarak gerçekleşmedi. Bu dönemde koruculuk sisteminin yaygınlaştırılmak istenmesi, bazı bölgelerin mayınlanması ve çatışmaların gerekçe gösterilerek boşaltılması, ayrıca barajların yapılması bahanesiyle boşaltılan köylerin büyük bir demografik hacme sahip olduğu görülüyor. Köylerinde üretim koşulları engellenen (ekinleri ekip biçilmesine izin verilmemesi, hayvanların yaylaya çıkarılamaması) halkın kentlerden de alışverişine ambargo konulması, yaşam kaynaklarından yoksun bırakılan halkı göçe zorlamıştır. Ekonomik yaptırımlara rağmen göçmeyenlere karşı ise askeri zor kullanılmıştır.
1990'lı yıllara kadar Diyarbakır ili dışarıya göç veren konumdaydı. 1990'lardan sonra büyük bir hızla göç almaya başladı. Bu göç gönüllü değil zorunlu idi. Daha önce geçim sıkıntısı, toprak azlığı, eğitim ve sağlık yetersizliği gibi nedenlerle göç eden insanlar, 1990 sonrası adeta can pazarına dönüşen Bölge'de, köy yakılması ve gelişen olaylar nedeniyle yerlerini terk etmek zorunda kalmışlardır. Göç nedenleri şöyle sıralanabilir;
Gıda ambargosu uygulaması
Yaylaların yasak nedeniyle kullanılamaması
Koruculuğun zorla dayatılması ve bu nedenle köylerin korunamaması
Faili meçhul cinayetler ve kaçırma olayları
İşkence ve gözaltına alınma korkusu
Meçhul kişilerin para toplaması, askeri operasyonların devam etmesi
Can güvenliği nedeniyle eğitim, sağlık gibi temel hizmetlerin olmaması
Tarım ve hayvancılıktaki üretimin azlığıyla gelişen yoksulluk ve ekonomik sıkıntıların başlaması.

Daha önce köyde ürettiklerini kentte pazarlarken göç ettirilme ile birlikte üretim yapamaz duruma düşmüş, kentte yaşamını tüketici bir sıfatla geliştirmiştir.
Bu sonuç bile başlı başına Türkiye ekonomisi için bir kayıptır. Kentlerin var olan iş gücü kapasitesi mevcut olan nüfusa yetmezken bu yeni nüfusu emebilecek bir durumda olmadığından tamamen atıl bir iş gücü potansiyeli oluşturmaktadır. Bu sonuç insan kaynaklarını verimli kullanamamadan ötürü ekonomik değeri büyük olan kayıplara neden olmaktadır. Bu aynı zamanda göç ettirilen insanlar için de sosyal bir trajedidir. Göç olgusunun bir başka sonucu da en çok arazi ve arsa gibi alanları etkilemiş olmasıdır. Bu durumdan yararlanan kentli, spekülatif bir şekilde arttırılan arsa ve ev fiyatları karşısında bu tür gayrimenkullarını satarak bir başka kente göç etmişlerdir. Göç ettirilenler bu arsalarını yüksek oranda satamamışlardır. Bu sonuç, haksız kazanç alanları yaratmıştır. Bu göç hareketleri köyden kente, köyden metropollere ve kentten metropollere bir akış halinde olmuştur.
Göçün yarattığı demografik değişimler şu şekilde gözlemlenmiştir;
Göç eden nüfusun doğurganlığı kaynaktaki doğurganlığından düşüktür.
Göç edenler üretken, genç yaş gruplarında yoğunlaşmaktadır.
Göç alan yörelerde erkek nüfus daha ağırlıklıdır.
Göç eden nüfusun iş gücüne katılma oranı genel nüfusa göre düşüktür.
Göç eden halkın gündeminde öncelikle kente uyum sağlamanın ötesinde birinci derecede hayati sorun olarak barınma, giyinme, beslenme konuları önemli yer almaktadır. Kent ortamında her şeyin metalaştığı bir durumda yabancılık çeken göçerler için günlük geçim kaygısı önem kazanmaktadır. Metropolün üretim ilişkilerinin farklı olması onları bu gelir kaynaklarından uzak tutmaktadır. Özellikle göçerler ağır işleri kapsayan ve mesleki niteliği olmayan (hamallık, seyyar satıcılık, kapıcılık vb.) marjinal sektörlerde çalışarak beslenme giderlerini karşılarken, barınma ihtiyaçları için kentsel yapılandırmada bozuk yapılar niteliğinde oluşmuş gecekondularda yaşamaktadırlar.
Kendi köyünde tarım toplumunun kültürel değerlerini yaşayan göçerler, birtakım yeni kültürel değerlerle karşılaşmış, bu da kültürel uyum problemini yaratmıştır. Köyde paylaşım, dayanışma, komşuluk, akrabalık, samimiyet ve namus gibi değerlerle yetişen bu insanlar; kentte her şeyin metalaşması ve yabancılaşmanın yoğun yaşanması nedeniyle kültürel ve sosyal uyumsuzluk yaşamaktadırlar. Köyünde büyük aile tipi şeklinde yaşayan insanların, kentlere geldiklerinde akraba, hemşeri veya aşiret üyelerinin bulunduğu alanlara gelmesi, ailede beraberliğin devam ettirilmesi, ekonomik kazançların tek elde toplanması gibi eğilimlerin devam etmesine rağmen bu eğilimler kentteki yaşama karşı güç kaybetmekte ve kente denk düşen bireyciliğe dayalı yaşamın merkezileştiği görülmektedir. Bu durum şu sonuçlara neden olmaktadır,
Ailelerin parçalanması
Boşanmaların artması
İntiharların artması
Kentlileşememe sonucu sosyal bunalım yaşanması

Bu nedenle sonuçlar beraberinde egemen kültürün hakimiyetini de getirmiştir. Asimilasyonla birlikte egemen kültüre benzeşim sözkonusu olmuştur. Kendi kültürlerinden uzaklaştırılan insanlar kendilerini bu duruma düşürenlere karşı öfke ve kin duymuşlar, bu da toplumsal barış için olumsuz bir gelişim olmuştur. Toplumsal değişmenin bir toplumun tüm kesimlerinde aynı hız, oran ve yönde gerçekleşemediği sosyolojik bir gerçekliktir. Maddi kültürde daha hızlı bir değişim yaşarken manevi kültürde değişim aynı hızda olmayıp daha yavaştır. Bu değişim hızı ve nitelik farkından kaynaklanan pek çok sürtüşme ve uyumsuzluk, toplumsal çözülmeyi arttırmış ve anomik durumların ortaya çıkmasına neden olmuştur. Yağma, hırsızlık, mafya gibi yasadışı faaliyet ve organizasyonlar, kurulu ekonomik koşulların yerini almıştır. Bundan dolayı Kürtlerin yaşadığı kenar mahalle ve gecekondu gibi yaşamsal alanların dokuları bozulmuş ve boşaltılmış durumdadır. Kültürel yozlaşmanın yanısıra siyasal olarak da sınıfsal, ulusal, dinsel ayrışmalar, çatışmalar, provokasyona gelmeler, şiddet ve yıkıcı etkenler sağduyunun, barışın ve dayanışmanın yerini almaktadır. Bu durum mevcut siyasal sisteme tepkiyi geliştirmiştir. Aynı zamanda siyasal kurumlara olan güveni yitirtmiş, sosyal bütünleşmeyi bozmuş, sosyal çözülmeyi geliştirmiştir. Ayrıca Bölge içinde geliştirilen koruculuk sistemi köyleri boşaltmaya alet edilince zaten var olan husumet ve kan davaları daha büyümüş iç barışı olumsuz etkilemiştir. Ayrıca siyasal kurum ve kurallara azalan güven, göç ettirilen insanları yeni çözüm arayışlarına itmiş kendi çözüm yöntemlerini ve sistem dışı örgütlenmelere, çözümlere yönlendirmiştir.
Göç ettirilen ailelerin ikinci kuşak bireyleri bu güvensizlik ortamı içinde gelişmiş; kuşak çatışmaları nedeniyle evden kaçmalar, intiharlar, genç kızların fuhuşa teşvik edilmesini getirmiştir. Uyuşturucu ve uçucu madde bağımlılığı, dilencilik, sokaklarda mendil satma vb gibi sosyal sorunların ortaya çıkmasının yanısıra kriminal olarak da hırsızlık, gasp gibi sorunları da doğurmuştur. Göç eden insanlarda depresyon, aşağılık kompleksi, kendine güvensizlik, sezgi anlayışının tahrip olması, kendine ve başka bireylere saygı olgusunda tahribat gibi psikolojik sorunları da doğurmuştur. Bu tür psikolojik ve sosyal sorunlar yaşayan bireyler kendilerini ifade etmekten ve kendileriyle barışmaktan, toplumla uyuşmaktan, yaşamdan korkar hale gelmişlerdir.
Göçün eğitim boyutu
goc_cocuk
Yaşanan göçten en çok çocuklar ve kadınlar etkilenmektedir. Psikomatik rahatsızlıklar gözlemlenmektedir. Çocuklarda baş ağrısı, kulak çınlaması, terleme, mide yakınmaları, karın ağrısı gibi şikayetlerin yanısıra korku, gece altına işeme, içe kapanıklık, kendine güvensizlik gibi durumlara da rastlanmaktadır. Olağan dışı koşullarda yaşayan çocuklarda görülen stres, bellek bozukluğu, alkol-uyuşturucu bağımlılığı, öfke, düşmanlık, huzursuzluk, içe kapanma, panik, ölüm korkusu, duygusal tepkisizlik, dalgınlık gibi sonuçlar doğurmuştur.
Diyarbakır Tabipler Odası'nın yaptığı araştırmaya göre sağlığı olumsuz etkileyen nedenler şöyle sıralanabilir:
Aynı hanede 2-3 ailenin yaşaması
Yaşanan şiddete bağlı olarak gelişen ruhsal bozukluklar
İyi beslenememe
Isınamama
Temizlik koşullarının tam olmaması
İçme suyunun yetersiz ve pis olması
Atık suların düzenli tahliye edilmemesi
Katı atıkların rastgele atılması
Bu koşullar sağlıksızlığı arttırmasının yanısıra insanların tedavi olsa bile ekonomik zorluklar nedeniyle ilaçlarını alamaması sorunları daha da büyütmektedir. Özellikle bulaşıcı hastalıklar bu hastalıkların taşıyıcılığını arttırmaktadır. Göç alan kentlerde kısa surede ortaya çıkan aşırı nüfus artışı işsizlik yoksulluk ve olumsuz çevre koşulları yakın bir gelecekte salgın hastalıkların patlak vermesine neden olacaktır. Bu mevcut duruma rağmen sağlık kuruluşları ve personelinin yetersizliği olayın başka bir boyutudur.
Eğitim boyutuyla çocukların anadillerinin, kültürlerinin ve kimliklerinin yadsınması çocuklar tarafından bir aşağılanma olarak algılanmakta benlik saygıları zedelenmektedir. Okulda anlatılan konulara ve öğretmenlerle özdeşim kuramama, gerçek hayatla okul arasındaki tezadı arttırmaktadır. Bu durum çocukların okuldan kaçması, yaşıtlarıyla oyun oynamaması, sinirli ve kavgacı olmaları, okuldaki arkadaşlarıyla uyum problemlerini arttırmaktadır. Okulların mevcut kapasitesinin zaten var olan kent potansiyeline yetersizliği göçle birlikte bu sorunu fiziki olarak daha da arttırmıştır. Göç etmeyle birlikte köydeki okullar eğitim ve öğretime kapanmıştır. Şehir merkezlerindeki kapasiteleri 50- 60 iken göç alan semtlerdeki okulların sınıf mevcutları 100 civarına yaklaşmıştır. Bu durum öğretmenlerin yaklaşımını zorlaştırmış, zaten düşük olan eğitim kalitesi ve verimini düşürmüştür. Üniversite sınavlarındaki başarı düzeyinin düşüklüğü buna örnektir. Bu dönemde açılmaya çalışılan YİBO'lar (Yatılı ilköğretim Bölge Okulları) zaten sorunlu olan bu çocukları aile ortamından kopararak sorunu çözmek yerine var olan sorunları derinleştirmektedir. Özellikle YİBO'ların Bölge'de yapılmasının bir nedeni de asimilasyonu gerçekleştirmektir. Dikkat edilirse büyük bir çoğunluğu Bölge'de yapılmaktadır. Bunun yanısıra birçok çocuk çeşitli nedenlerden ötürü eğitim hakkından yoksun bırakılmaktadır. Göç eden ailelerin çocuklarında suç işleme oranlarının hayli arttığı gözlemlenmektedir. Bunların birçoğu çocuk mahkemelerinde değil yetişkinlerin yargılandığı mahkemelerde yargılanmaktadır. Bu çocuklar, ailelerinin geçimlerini sağlamak veya katkıda bulunmak amacıyla çok sağlıksız koşullarda ve düşük ücretle çalıştırılmakta, bu da çocuk işçiliğini arttırmaktadır. Birçok çocuk okula gitmek yerine sokaklarda mendil satmakta, boyacılık, tatlı, simit satma vb. işporta işlerinde çalışmak zorunda bırakılmıştır. Sonuç olarak bu göç ettirme politikasından en ciddi şekilde toplumların geleceğini oluşturan ve teminatı olan çocuklar olumsuz etkilenmektedir. Bu sorunların yeni toplumsal yaralara ve toplumun geleceğinin karartılmasına neden olduğu, çözüm bulunmazsa kangren haline geleceği ve onarılmaz toplumsal yaralara neden olacağı da ortadadır.
Abdullah Demirbaş*
*Görevden alınan Diyarbakır Sur Belediye Başkanı

İkinci Welat zulmü

İlle de Welat Kürt dili ve kültürüne yönelik baskıların ardı arkası kesilmiyor. Bir süre önceDiyarbakır Kayapınar Belediyesi'nin bir parka vermek istediği Berfin isminin Kürtçe olduğu gerekçesiyle reddedilmesinin ardından, bu kez Diyarbakır Nüfus Müdürlüğü yeni doğan çocuğa verilmek istenen Welat ismini reddetti. 15 Haziran'da Almanya'dan Türkiye'ye gelen 7 yaşındaki Welat Dağ da isminden dolayı geri gönderilmişti.

welatveannaesi
Önce Berfin şimdi de Welat
Bir süre önce Diyarbakır Kayapınar Belediyesi'nin bir parka vermek istediği Berfin adının Diyarbakır Valiliği tarafından yasaklanmasının ardından Kürtçe isimlere bir yasak da İl Nüfus Müdürlüğü'nden geldi. Muhsin ve Laima Başer çifti yeni doğan bebeklerine 'Vatan' anlamına gelen Welat ismini vermek istedi. Ancak Diyarbakır İl Nüfus Müdürlüğü 'W' harfinin Türkçe alfabede bulunmadığını gerekçe göstererek ismi reddetti. Daha önce de Almanya'dan Türkiye'ye gelen 7 yaşındaki Welat adlı çocuk, havaalanında ismi yasak denilerek geri gönderilmişti. Bu arada Başer çiftinin hukuki yardım talebi üzerine devreye giren İHD, İçişleri Bakanlığı'ndan Kürtçe isimlerin yasaklanmasından vazgeçilmesini istedi.
Kürtçe'ye tahammülsüzlük isimlere kadar yansıyor. Berfin isminin parka verilmesinde sakınca bulan valilikten sonra Diyarbakır Nüfus Müdürlüğü de Welat ismini sakıncalı buldu. Nüfus Müdürlüğü'nün gerekçesi ise, 'W' harfinin Türkçe alfabede bulunmaması. Diyarbakır'da ikamet eden Laima ve Muhsin Başer, çifti 21 Ağustos'ta dünyaya gelen çocuklarına Welat ismini vermek istedi. Baba Başer, 22 Ağustos'ta çocuğuna ismini nüfusa yazdırmak için Diyarbakır Nüfus Müdürlüğü'ne giderek çocuğu kaydetmek istedi. Nüfus Müdürlüğü Welat ismini yazamayacağını söyleyerek Başer'i Nüfus Müdürüne gönderdi. Nüfus Müdürü de 'W' harfinin Türkçe alfabede olmadığı için bu ismi yazamayacağını söyledi. Baba Başer'in çocuğuna başka isim koymak istememesi üzerine müdür dilekçeyle başvuru yapmasını istedi. Baba Başer, aynı gün dilekçeyle Diyarbakır Nüfus Müdürlüğü'ne başvurdu. Nüfus Müdürlüğü de dilekçeye, 'Welat' isminin Türk alfabesine aykırı olması nedeniyle talebinin reddedildiği' karşılığını verdi.

kurtceyasakbelgesi2


Baskı yoksa bu ne? Bunun üzerine İHD'ye başvuran ve çocuğuna Welat ismini koymaktan vazgeçmeyeceğini söyleyen Baba Başer tepkisini, 'Hala dilimiz üzerinde baskılar var. AKP hükümeti 'Kürt dili üzerine baskı yok' diyor. Baskı yoksa bu nedir. Kendi çocuğumun adını yasaklıyorlar. Kürt olduğunu iddia eden AKP'li vekillere soruyorum, 'Bu mu sizin Kürtlüğünüz?' Ben çocuğumun adını kendi dilimde koyacağım. Ben Kürdüm, kendi anadilimde isim vermek istiyorum. Bundan da vazgeçmeyeceğim' şeklinde dile getirdi.
İsim yasaklarını kaldırın Başer çiftinin hukuki yardım talebi üzerine devreye girenİHD Diyarbakır Şubesi ise, İçişleri Bakanlığı'na başvurarak Kürtçe isimlerin yasaklanmasından vazgeçilmesini istedi. İHD Diyarbakır Şube Başkanı Muharrem Erbey, bakanlığa yaptığı başvuruda, Welat isminin yasaklanmasını yadırgadıklarını ifade ederek, şunları söyledi: 'Türk alfabesi hazırlandığında 1920 yılların ihtiyaçları ve beklentileri ile 2008'in ihtiyaç ve beklentileri aynı değildir. Kürtçe'nin ve Kürtçe isimlerin yasaklanmasına dair anlayış temelinde yapılan düzenlemeleri yeniden gözden geçirmenin zamanı gelmedi mi? Günlük hayatta her gün izlediğimiz SHOW tv, (www... org.tr ) Web sayfalarının isimleri ve benzeri birçok uygulamayla yasak zaten delinmiştir. Kaldı ki bugün Türk alfabesine aykırılık teşkil eden binlerce örnek günlük hayatta kullanılmakta, resmi evraklara yansımaktadır.'
Kürtçe isimlerin konulması önündeki mevzuattan kaynaklı düzenlemelerin ve engellerin kaldırılmasının AB sürecinde olan Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ne yakışan bir tutum oluşturacağını kaydeden Erbey, Nüfus Müdürlüğü'nün kararının iptali için İdare Mahkemesi'ne başvuruda bulunacaklarını söyledi.
Welat ülkeye sokulmamıştı! Diyarbakır Valiliği, Kayapınar Belediyesi'nin parklara vermek istediği Berfin, Daraşin, Nefel ve Beybun isimlerini sakıncalı bulmuştu. Valiliğin bu yasağından önce de Türkiye'de skandal bir yasak olayı daha yaşanmıştı. Almanya'dan annesiyle birlikte akrabalarının ziyaretine gelen 7 yaşındaki Welat adlı çocuk isim yasak diye havaalanından annesinden alınarak Almanya'ya geri gönderilmişti. DİYARBAKIR – DİHA HİKMET ERDEN

Askerlerin öldürdüğü çoban PKK'li olarak gösterildi

resat_cicek_ambulans_coban Hakkâri'nin Yüksekova'ya bağlı Büyükçiftlik Beldesi'nde öldürülen Reşat Çiçek'in cenazesinin askerler tarafından beldeye getirilerek 'Bir PKK'li öldürdük' dediği öğrenildi.
Yüksekova'ya bağlı Büyükçiftlik (Xirbate) Köyü kırsalında başlatılan askeri operasyon sırasında bölgede çobanlık yapan 1 çocuk babası Reşat Çiçek'in (25) öldüren askerlerin Çiçek'in cenazesinin beldeye getirerek 'Bir PKK'li öldürdük' dediği ortaya çıktı. Edinilen bilgilere göre, dün akşam saatlerinde operasyona çıkan askerler hayvanlarını otlatan Reşat Çiçek'i öldürdü. Askerler daha sonra Çiçek'in cenazesini alarak beldeye getirdi. Burada belde sakinlerine 'Biz operasyonda bir PKK'li öldürdük' dedi. Askerlerin getirdiği cenazeye bakan belde sakinleri cenazenin çobanlık yapan Reşat Çiçek'e ait olduğunu tespit etti. Belde sakinleri daha sonra cenazeyi alarak Yüksekova'ya getirdi.
'Aynı yerde bir araç da tarandı'
Reşat Çiçek'in öldürüldüğü alanda aracıyla yolda geçen Çiçek'in amcası Halit Çiçek de silahlı saldırıya uğradığını söyledi. Yeğeninin öldürüldüğünü bilmeden misafirlikte döndüğü sırada operasyon alanından aracına ateş açıldığını belirten Çiçek, 'Bir anda aracıma ateş açıldı. Araçla hızlı hareket ederek, olay yerinden ayrıldım. Canımı zor kurtardım' dedi. Çiçek olayla ilgili suç duyurusunda bulunacağını söyledi.
Mustafa Zeydan olaya müdahale etti
Olaydan sonra hastane önünde toplanan Çiçek'in ailesi olayla ilgili suç duyurusunda bulunacaklarını belirtti.
Ailenin girişimleri üzerine olay yerine gelen eski AKP Milletvekili Mustafa Zeydan olaya müdahale ederek cenazeyi Hakkâri'ye gönderilmesini sağladı. Cenazenin Hakkari'ye gönderilmesinin ardından bir çok kişi Yüksekova Devlet Hastanesi önünde ayrıldı. Bu arada Zeydan'ın gelmesiyle birlikte basının çekim yapmasına dahi izin verilmezken, Pinyaniş Aşireti'ne mensup alan Çiçek'in ailesi de açıklama yapmaktan kaçındı.
DTP: Bölge insanının can güvenliği kalmadı
Olaydan sonra hastane önüne gelen DTP İlçe Başkanı Vahit Şahinoğlu, bölgede bir sivilin daha infaz edildiğini aktardı. Çiçek'in öldürülmesinin bölgede insanların artık can güvenliğinin kalmadığının açık göstergesi olduğunu dile getiren Şahinoğlu, 'Bu bölgede daha önce JİTEM elamanların sık sık HPG'lilerin elbiseleri giyerek dolaştıkları bilgilerini almıştık. İnsanların can güvenliği açısında benzer kaygıları vardı. Şimdi bir sivil öldürüldü. Bu olayın acil bir şekilde açığa çıkarılması gerekiyor' dedi.
Çiçek'in cenazesi Hakkari'de yapılacak olan otopsi işlemlerinden sonra Büyükçiftlik Beldesi'nde toprağa verilecek.
HAKKÂRİ-DİHA

Kürt dili başta olmak üzere farklı dilleri kabul etmemek için şimdi ne mazeret bulacaksınız?

Şimdi ne mazeret bulacaksınız?kurdum-anadil2
Kürt dili başta olmak üzere farklı dilleri kabul etmemek için sürekli olarak Fransa'yı referans alan Türkiye'nin gerekçesi kalmadı. Fransa, Fransızca dışındaki 75 dili resmen tanıdı
Tek dil, devlet devlet, tek kültür, tek kimlik ideolojisiyle şekillenen ulus-devletlerin temelinin atıldığı 1789 devriminden bu yana Fransa'da bir ilk yaşandı. Fransa'da devrim niteliğini taşıyan bir anayasa değişikliği yapıldı. Fransa, 'bölgesel dilleri Fransa'nın değerleri' olarak gören anayasa değişikliğini yaptı. Fransa, kendi sınırları içerisinde konuşulan 75 farklı dili resmen tanıdı. Bu değişiklikle birlikte; Fransız ulus-devlet yapısını örnek alan ve aynı zamanda Fransa'daki uygulamaları sürekli olarak uluslararası platformlarda ileri sürerek başta Kürtler olmak üzere farklı halkların dillerini ve kültürlerinin yok sayılmasına gerekçe uyduran Türkiye'nin bundan sonra nasıl bir gerekçeye sığınacağı ise merak ediliyor.
Fransa'daki değişiklikle Korsika, Breton, Alsas, Oksitan, Bask, Katalan hatta güneydeki Languedoc bölgesinin dilleri Fransız mirası sayıldı. Hint Okyanusu'ndan Afrika'ya uzanan sömürge coğrafyasındaki topraklarda konuşulan dillerin yanısıra Bernes ve Pikard gibi çok az temsilcisi kalmış diller de bu kapsama alındı. Artık okul bahçesinde ya da sınıfta Bretonca, Oksitanca ya da Alsasca konuşan çocuklar cezalandırılamayacak. Gelecek yıldan itibaren yol tabelalarından lokanta masasındaki mönülere, ulaşımdan eğitim ve medyaya dek birçok alanda Fransızca ile birlikte yerel diller de kullanılacak. Bunun için, milyonlarca Euro harcanacak. Değişikliklerin yapılmasında, Korsikalı, Breton ve Alsaslıların sıkı lobisinin büyük etkisi oldu.
Korsika dili tanınıyordu
Bu arada Fransa'da bölgesel dillerin eğitimi 1951 tarihli bir yasanın çizdiği çerçeve içinde yapılıyordu. Buna göre, bölgesel diller kendi bölgelerinde bazı resmi ve özel okullarda seçimlik ders olarak okutuluyor. Aynı şekilde üniversitelerde de bu dillerin eğitimi yapılıyor. Fransa'da öne çıkan ve eğitimi yapılan bölgesel diller arasında Brötonca, Baskça, Alsazca, Katalonca, Korsika dili ve denizaşırı topraklarda konuşulan Kreol ağırlıklı diller, gündelik hayatta ve kültürel etkinliklerde rahatça kullanılıyor. Bugün için genel yaklaşıma göre bölgesel diller, Fransa'da 'Fransız ulusunun birliğine katkıda bulunan tarihsel ve bölgesel kültür gelenekleri' olarak kabul ediliyor ve yaşatılmaya çalışılıyor.
Öte yandan bu dillerin bir bölümünün özelliği, Fransa'nın sınır komşusu ülkelerde resmi dil olarak kullanılmaları. Örneğin Katalonca ve Baskça İspanya'nın belirli bölgelerinin resmi dilleri. Alzasca, Almanca'nın bir diyalekti. Flamanca Belçika ve Lüksemburg'da resmi dil. Bu diller içinde Korsika dili, adanın özel statüsü nedeniyle bazı hukuki metinlerde 'bölgesel dil' olarak değil de 'Korsika dili' olarak geçiyor.
Karşı çıkanlar var
Fransa, 1958 Anayasası'na aykırı diye Avrupa Bölgesel ve Azınlık Dilleri Sözleşmesi'nin gereğini yapmıyordu. 1635'te kurulduğundan beri Fransızca'nın saf kalması için mücadele eden dil ve gramer kurumu Lakedemi Fransez, anayasa değişikliğini önlemek için çok sert bir açıklama yapmıştı: 'Yerel dillerin tanınması Fransız ulusal kimliğine saldırıdır.' Aksini savunanlar ise akademiyi 'gülünç miras ve modası geçmiş milliyetçi' diye eleştirmişti.
Türkiye ne yapacak?
Bu arada sürekli olarak Fransa'yı örnek alan ve böylece Kürt dili başta olmak üzere farklı kültür ve dilleri yok sayan Türkiye'nin Fransa'daki bu değişiklik sonrası neyi gerekçe göstereceği merak konusu. Ayrıca Türkiye'nin AB üyeliği için en kritik iki siyasi kriterlerin başında gelen anadilde eğim konusu da Fransa'daki bu değişiklikten nasıl etkilenecek bir bilinmez olarak duruyor. AB ile müzakerelerde Türkiye, Kürtçe'nin eğitim dili olarak kullanılmasına 'üniter devlet yapısı ilkeleri' bahanesiyle ısrarla karşı çıkıyor. Bilindiği üzere, bu ilkeler büyük ölçüde Fransa'dan alınmış ilkeler.
İlk yürüyüş Diyarbakır'dan
tzpkurdizimananadilkurtce
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve Başbakan Tayyip Erdoğan, sık sık 'Kürt dili üzerinde her hangi bir baskı yok' açıklamalarında bulunsa da Kürt dili üzerindeki asimilasyon politikası yeni eğitim-öğretim yılında da sürüyor. Okulların açılacağı 8 Eylül'den itibaren Kürtler, TZP Kurdi'nin öncülüğünde birçok kentte 'Anadilde eğitim istiyorum' kampanyasının startını verdi. TZP Kurdi'nin önceki gün açıkladığı miting, yürüyüş ve sokak eğitimleri kapsamında ilk tepki Diyarbakır'dan verilecek. Kürtçe eğitim talebinde bulunan aileler, çocuklarıyla birlikte İl Milli Eğitim Müdürlüğü'ne yürüyüş düzenleyecek.
Kürt Dil Hareketi'nin (TZP Kurdi) Diyarbakır'da 27-28 Ağustos tarihlerinde yaptığı Kürtçe konferansta aldığı 'edî Bes e, Kürt diline eğitim hakkı tanınsın' kampanyası kapsamında Diyarbakır'da 7 Eylül'de Dicle Fırat Kültür ve Sanat Merkezi'nin (DFSKM) öncülüğünde İl Milli Eğitim Müdürlüğü'ne anadilde eğitim isteyen çocuklar ve aileleriyle birlikte yürüyüş gerçekleştirecek. DFSKM yöneticisi ve tiyatro sanatçısı Osman Xunav, en demokratik hakları olan anadilde eğitim hakkını kullanacaklarını ve kendi dilerinde eğitim görmek istediklerini ifade ederek, 'Artık yeter Kürt halkı en doğal hakkı olan anadilde eğitim hakkını istiyor' dedi. Kürt dilinin baskı ve imhalarla karşılaştığını vurgulayan Xunav, gereken her türlü mücadeleyi geliştireceklerini belirtti. Xunav, şöyle konuştu: 'Biz yıllardır anadilde eğitimin artık resmi bir dayanağa oturtularak geliştirilmesi gerektiğini ve anadilimizde okuyup yazmak istediğimizi söylüyoruz. Fakat hiçbir şekilde bize hiçbir cevap verilmiyor. Biz bu yüzden 7 Eylül günü Milli Eğitim Müdürlüğü'ne yürüyeceğiz. Anadilinde eğitim görmenin bir hak olduğunu savunan herkesin çocuklarıyla beraber yürüyüşe katılmaya çağırıyoruz.' Xunav, DFSKM önünde başlayacak olan yürüyüşün İstasyon Caddesi üzerinde bulunan Milli Eğitim Müdürlüğü önünde sona ereceğini sözlerine ekledi. TZP Kurdi'nin öncülüğünde 1 Ekim'e kadar Bölge'nin tüm il ve ilçelerinde miting, yürüyüş ve sokaklarda Kürt dili eğitimleri gerçekleşecek. ALTERNATİF